17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Yayınlama: 17.05.2023
70
A+
A-

Abdullah Öcalan’ı yakalayan grubun lideri 17 yaşında bir çocuk kahraman çıktı.

1980 Trabzon doğumlu Salih Kurt, 17 yaşında  tarihin değişmesine sebep oldu.

Gizli kahraman 17 yaşında çıktı…

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Bu yazı askeriyenin içindeki karanlık eli işlevsiz hale getiren, tarihi değiştiren, Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyenlerin planlarını bozan, yeni bir düzenin gelmesinde başrol oynayan 17 yaşında Trabzonlu bir çocuğun inanılmaz hayat hikayesidir. Öyle bir hikaye ki, hala kahramanın peşini bırakmayan bir süreci anlatmaktadır.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Bilindiği üzere Türkiye’yi bölmek, parçalamak, Türkleri Anadolu’dan atmak için yüzyıllardır çaba gösterin bir Siyonist ve Haçlı Zihniyeti var. Bu zihniyet bitmedi-bitmeyecek, Türkiye, Türkler güçlenmediği sürece devam edecek. Osmanlı’nın duraklama döneminden itibaren başlayan ve günümüzde de hala devam eden bu zihniyet önce ASALA hareketiyle fiili olarak başlamıştır.  Başarılı olamayınca, Alperenlerin ASALA’nın liderlerini anlından vurmasıyla bitince. Bu defa 1980 yılında yine Ermeni maşalarını kullanarak PKK kurulmuştur. PKK ile devam eden ve ülkeyi her daim kaos ortamında tutmaya çalışan bir güç var Türkiye’nin üzerinde. Lozan’da alınamayanı almaya kararlı olan, Anadolu’dan Türkleri sürmek için sistemli bir şekilde devam eden bir gizli el. Onun için Türkiye’nin tarihi çalkantılarla doludur.

1980 yılından itibaren başlayan, 60 bin insanımızı öldüren kanlı el PKK hareketi günümüzde bitme noktasına gelmiştir. Ancak bu kanlı el varlığını devam ettirmek için siyasete atlamaya ve mecliste oturmaya çalışmaktadır. Bu oturmaya ve yer almaya bazı kendisini bilmezlerde öncülük ederek, bu kanlı eli pohpohlamaktadır.

Her şeye rağmen hükümetin yürüttüğü başarılı hareketle ülke sınırlarımız içinde fiili olarak bitme noktasına gelen kanlı el PKK’nın askeri kanadı ve onu destekleyenler ile bu yapıya karşı olanların perde arkasından mücadelesi  devam etmektedir.  İşte bu yazı,  bu mücadeleyi anlatan, Türkiye’nin Türklerin olduğunu bir kez daha ispat eden şifrelerle doludur.

Türkiye’nin en kötü zamanları yaşadığı dönemlerde terör örgütü PKK ve onu destekleyenler ülkeyi düzensiz, güvenilmez, geceleri sokağa çıkılmaz hale getirmişti.  1998 yılında kurulan Terörle Mücadele Yüksek İstişare Kurulu Üyesi katil Abdullah Öcalan’ı yakalatan olayın kahramanı Salih Kurt’un dilinden, Türkiye’de 60 bin insanımızın ölümünden sorumlu eli kanlı Abdullah Öcalan’ın yakalanma süreci ve askeriyedeki karanlık elin devre dışı bırakılmasını sizler için derledik.

ASKERİYENİN İÇİNDEKİ KARANLIK EL

Türkiye’yi karanlık bir döneme sürüklemek için kurulan, binlerce Türk ve Kürt gencini öldüren, acımasız katil ve  terör örgütü PKK ve onun acımasız insanlıktan yoksun lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasında kilit rol oynayan Salih Kurt ile görüştük, o döneme ait bilinmeyenleri sizler için anlattı. Bu ibretlik yazıyı çok dikkatli okuyun.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Sayın Kurt kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

* Adım Salih Kurt, 1980 yılında Trabzon’da dünyaya geldim.  Eğitimimi doğduğum şehirde tamamladım. O dönemlerde bilgisayar yazılım, kurulum bölümlerinde iyi olduğumdan dolayı Trabzon Trabzon Halk Eğitim’in de öğretmenlik yapmaya başladım. Bir gün Jandarma Komutanlığından geldiler.  Yıl 1996 -1997 ”Askeriyede bilgisayar sistemlerine  geçmeyi düşünüyoruz, bizlere yardımcı olur musunuz?” dediler. Halk Eğitimden  90 bin lira maaş alıyorum. Jandarma Komutanlığı 300 bin lira maaş teklif etti, “gelin bizimle devam edin” dediler.  Hem maaşı güzel, hem de askeriyeyi seviyoruz, vatanımızı seviyoruz. Kabul ettik ve destek vermeye başladık. Bir gün elimize “kripto” bir zarf geçti. Bu zarfın içinde operasyonlara çıkanlarla ilgili veriler yer alıyordu.

*Bu zarf size nereden geldi?

Kripto zarfı nereden bulduklarını, nereden geldiğini bilmiyorum. O dönemlerde Karadeniz Bölge Komutanı Veli Küçük’tü. Onun gelip, gittiği dönemlerde bu zarfı birisi bırakmış veya unutmuş. Kimin bıraktığı veya unuttuğu belli değil. Ancak birlikte çalıştığımız askerler kripto zarfı aldılar. Bu gibi zarfları çözen ve değerlendiren assubaylar vardır.   Kripto çözücü subaylarla birlikte kripto’yu çözdüler, detaylandırdılar. İçindeki bilgileri aldılar. Zarfı okunmamış gibi komutanlara verdiler.

O dönemlerde muhbirlerden bilgiler geliyor. Bilgi sistemini kontrol ettiğim için bu bilgilerin bazılarını görüyordum. Muhbir teröristlerin saldıracakları, bombalayacakları yerleri bize aktarıyor. Bizde askerlerimize bildiriyoruz, onlar da Bölge Komutanlığına bildiriyor. Ancak bir türlü doğru hedefe, bildirilen hedeflere yönlendirilmiyordu. Askerler gün geçtikçe bu durumdan rahatsız olmaya başladı. Çünkü kayıp veriyorlar. Bilgiler ellerinde ancak başka alanlara gönderiliyorlar.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Çıkılan operasyonlarda da durum aynıydı. Askerler dediler ki; bizler operasyonlara çıkıyoruz. A noktasına gidiyoruz, pusu atıyoruz. Ancak  teröristler B noktasından kaçıyor, biz başarılı olamıyoruz.  Bunlar bizim gidiş yerlerimizi, pusuyu kurduğumuz alanları biliyorlar, birisi bunları haberdar ediyor, operasyonlarda yanıltılıyoruz, başarılı olamıyoruz.  Beni çağırdılar ve konuştular ; “Sen içimizde sivilsin, senin üstün-astın yok.  Biz sana elimizdeki bilgileri verelim, sen bu bilgileri götür başbakana ver.” O dönemin başbakanı ise Mesut Yılmaz’dı.

Teklifi kabul ettim. Otobüs biletimi aldılar. Bindim Trabzon’dan Ankara’ya gittim. Bu arada yaşım 17. Tabii ki oraya gittiğimde olaylar zinciri başladı. Ankara Kızılay  meydanında  büfeler vardı. Büfelerden birisine gittim, “telefon edebilir miyim” dedim. Büfede çalışan, paketleri dizen birisi vardı, izin verdi. Başbakanlığa telefon açtım. “Trabzon’dan geliyorum, elimde çok önemli bilgiler var, başbakanla görüşmek istiyorum” dedim. Bu arada büfede çalışan kişi bir taraftan beni dinliyor, diğer taraftan çalışıyor. Bu durumu fark ettim. İlk aradığımda ulaşamadım, ikinci, üçüncü aramamda Başbakanlıkla bağlantı kurdum. Beni kabul ettiler. Görüşmeyi yaptığım sırada büfede çalışan o kişi bir anda bana doğru atıldı, yakalamak istedi. Konuştuğum telefonu yere attım. Başbakanlığın altındaki banka doğru koşmaya başladım. O kişi de arkamdan koşuyordu. O esnada başbakanlıktaki görevliler geldi. Sivil takım elbiseli.  Peşimden koşan büfe görevlisine iki elleriyle dur diye işareti yaptı.   Başbakanlık güvenlik güçleri beni o kişinin elinden aldı. Meğerse adam MİT görevlisiymiş. Ona; “bu bizim korumamızdadır, bizimledir” dediler.  Beni aldılar, içeri götürdüler.

Başbakanlığa girdim. Üst katta birisiyle görüştürmeye çalıştılar. Bu yetkili daha önce RTÜK başkanlığına vekalet edin bir kişiydi.  Ona söylediler, ancak benimle görüşmeyi kabul etmedi. Tam çıkarken “evrağı bana ver” dedi. Ben vermek istemedim. Evrağı kimse alamasın diye gömleğimin içine, göğsüme saklamıştım. Evrak bir zarfın içerisindeydi. Evrağı vermeyince, “bunu başkana götürün” dedi.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

Beni aldılar o dönemin Başbakanlık Teftiş Denetleme Kurulu Başkanı olan Osman Oduncu’ya götürdüler. Oduncu beni kabul etti ve dinledi. Dedi ki; “zarfı bana ver, içindeki bilgileri teyit edeyim. Eğer bilgiler doğruysa bak tünelin sonundaki oda Başbakanımız Mesut Yılmaz’ın odasıdır. Ona bildirelim.” Kendisine güvendim ve zarfı çıkartarak Osman Oduncu’ya verdim.  Oduncu hemen MİT’ten birilerini aradı,  hemen bir heyet oluşturuldu. Bu heyetin ismine; “Terörle Mücadele Yüksek İstişare Heyeti” veya (yüksek terör istişare heyeti) oldu. Bu heyete beni de dahil ettiler. Dediler ki; “biz araştıracağız, sana gerek duyduğumuzda seni buraya çağıracağız, bize bilgi vereceksin ”dediler.  Ben bekliyorum gittiler, zarfın içindeki bilgileri bir-iki saat içinde teyit ettiler. Sonra beni çağırdılar. Sorguya aldılar, biraz sıkıştırdılar.  Sorguda birisi bana şöyle bir soru sordu; “İzmir’in değeri bir milyon olsa, Yunanistan gelse senden İzmir’i istese, iki milyon verse, İzmir’i verir misin? O arada yaşım 17-18 ben cevap verdim, dedim ki; “Vatan toprağı verilmez.” Bu cevabım üzerine sorgudaki kişi şöyle dedi; “Geri zekalı al parayı git iki tane İzmir kur. Bana çıkıştılar.”

*Kaç kişi tarafından sorgulandınız, sizi kim sorguladı?

*MİT’ten diler, iki kişi sorguladı. Birisi şişmanca diğeri zayıftı. Geçmiş yıllarda kara köpek adında bir köpeğimiz vardı. kaybolmuştu, bulamadık. Sorgudakilerden birisi dedi ki, köpeğinizi , biz almıştık. Hangi cafeye gidiyorum, lavobaya giriş çıkış saatlerime kadar bana anlattılar. Beni biraz ezdiler, ağlattılar. Yalan söylemeyeyim diye süzgeçten geçirdiler. Sonra bıraktılar. Trabzon’a geri döndüm.

*Daha sonra sizi geri çağırdılar mı?

*Evet. Ara ara davet ettiler. Toplantılara gidiyordum ancak param yoktu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bittiğinde bizden para al diyorlardı ama ben istemeye utanıyordum. Param bitince halama gidiyorum ondan istiyorum. Takdir edersiniz ki o dönemlerde Trabzon’dan Ankara’ya gidiş o kadar kolay olmuyordu. O dönemlerde halamın eşi cezaevinde görevliydi. Beni çağırdı yiğenim gitme bak insanları öldürüyorlar, kesiyorlar diye ısrar etti. Ancak ben dinlemedim. Görevin kutsal olduğunu düşündüm ve devam ettim. Allahü teala demek ki bizi seçmiş. Bazen kendimi sorguluyordum. “Allah celle için buradaydım” diyordum. Tabii ki çok genciz bazen fevri davranışlar sergiliyorduk, bazı toplantılara katılmıyordum. Ancak şimdi ki aklım olsaydı hiçbir toplantıyı kaçırmazdım. Çünkü görevi veren Allahü Teala. Bu manevi duyguları o zaman çok yakalayamıyordum.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

*Evet Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından bahsedelim. O dönemin siyasi yapısını ve yakalanma serüvenini anlatır mısınız? Tansu Çiller’in  Öcalan’ın yakalanması için oluşturulan bu yapıdan haberi var mıydı?

*Öcalan’ın yakalanması için bir kurul oluşturuldu. Kurul, terörist başını incelemeye aldı. Bu kurul Mesut Yılmaz talimatıyla kurulmuştur. Bunu tekrar belirtmek isterim. Rahmetli Mesut Yılmaz Öcalan’ın yakalanmasında büyük rol oynamıştır. Hatta terörist öcalanı yakalatacağı anlaşılınca  Maceristan’a giden başbakan orada Mesut Yılamaz’ın burnuna yumruk atılmıştır. Bu yumruk Öcalanı yakalatma öperasyona izin verdiğinden dolayıdır. Kumar oynadığı için değildir.

O dönemde Tansu Çiller Hanım dış işleri bakanıydı. Koalisyon hükümetleri vardı. Teftiş Denetleme Kurulu Başkanı Osman Oduncu benden zarfı aldı. Hızlı bir şekilde bir heyet topladı. Dil Tarih Kurumundan ekipler geldi. Bir takım incelemeler yaptılar. Sonra zarfla birlikte dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın yanına gittiler. Ondan izin aldılar ve yakalama işlemini başlattılar.

*Tekrar sormak istiyorum bu süreçte Tansu Hanım’a hiç bilgi verilmedi mi?

Tansu Çiller hanıma yurt dışında operasyon yapılacağı zamanda bilgi verildi.

*Bu yakalama ekibi kaç kişilikti?

Teftiş Denetleme Kurulu Başkanı, Genel Kurmaydan iki görevli vardı. İki kişi Dil Tarih Kurumundan yani benimle birlikte toplam 10 kişilik bir ekipti.

*Anladığımız kadarıyla aslında siz özel olarak seçilmiş bir kişisiniz. Yani bilgisayardan anlamanızın yanında köpeğinizin kaybolması, iki köpeğinizin olduğunun bilinmesi, hatta birisini bizzat almaları, gittiğiniz cafe’ye giriş çıkış saatlerinizin bilinmesi, tuvalete hangi sıklıkta gittiğinizin tespit edilmiş olması, izleniyor olduğunuz ve hakkınızda uzun zamandır bir inceleme yapıldığını gösteriyor. Anladığımız kadarıyla siz bu iş için seçilmişsiniz. Yani bilgisayardan anlamasaydınız da başka bir mazeretle sizi göreve alacaklarmış.

Yani aslında askeriyedeki vatanı seven el, sizi yanlarına almaları çok önceden belirlenmişti. Peki görevlendirildiğiniz dönemlerde Veli Küçük Bölge Komutanıydı, güçlü bir adamdı, kendilerinden size bir engelleme geldi mi?

*Veli Küçük Bölge Komutanıydı. Trabzon ekibi bir operasyona çıkacağı zaman Karadeniz Bölge Komutanlığından izin gelmesi gerekiyordu. Jandarma ona göre operasyona çıkıyordu.  Hatta operasyona çıkacak ekip ona göre koordine ediliyordu.  Burada bir itirafta bulunayım, ŞiranTepesi’nde bir itirafçı vardı. Bize bilgi veriyordu. Bir gün yine şifreli bilgi gönderdi. “Şiran Tepesi’nde işte falanca mevkide terör eylemcileri PKK olduğu düşünülen şahıs veya şahıslar görüldü.  Şurada şu şekilde eylemler yapılacak.” Şifreyi çözüp Bölge Komutanlığına bilgi gönderildi.

Ancak yine aynı şey oldu. Bilgi geliyor. Asker bilginin verildiği yere değil de başka noktalara gönderiliyordu. Trabzon İl Jandarmasındaki bazı subaylar bu durumu masaya yatırdılar. Dediler ki; “biz yanlış noktalara koğuşlandırılıyoruz. Ya bilinçli yapılıyor bu durum ya da bilinçsiz yapılıyor. Bizim ısrar etmemize rağmen devam ediyor. Falan noktaya koğuşlandırılıyoruz. O falan noktaya operasyon yapacaksınız, falan noktada bekleyeceksiniz. Geliş güzergahı orası veya dönüş güzergahı orası diyerek yanlış noktalara yönlendirmeler devam ediyor.

*Yani askeriye muhbirinden bilgi alıyor, ancak komutanlık başka bir yere mi yönlendiriyor operasyon ekibini?

*Evet aynen dediğiniz gibi oluyor. Teröristler geliyor bombalamalarını yapıyor, eylemlerini yapıyor gidiyor. Bizimkiler başka yerlere yönlendiriliyor.  Muhtemel dönüş güzergahlarına pusu atıyor ama bu pusulara terörist düşmüyor. Teröristlerin pusulara düşmemesinden Jandarma rahatsız oluyor.  Komutanım neden böyle? Neden biz farklı noktalara pusu atıyoruz, muhbirden gelen bilginin olduğu yerlere atmıyoruz? Bunu söyleyen asker bir şekilde sindiriliyor. Ama Terörist eylemlerini yapıyor, insanları öldürüyor, yerleri yakıyor, yıkıyor. Sindirilenler bunu hazmedemiyorlar. Bu arada yeni bir bilgi geliyor. Terörist Elebaşı Abdullah Öcalan’ın nokta olarak yerini belirleyen bilgiler yer alıyor. Komutanlar beni çağırıyorlar. Diyorlar ki; Salih gel seninle konuşacağız. Sen gençsin, burada askeri bir sorumluluğun da yok. Olayları sen de görüyorsun, artık içimizdesin. Gel seni görevlendirelim, yetkilendirelim. Bak burada ihbar ikramiyesi var. Al senin ailesinin durumu iyi değil, buna ihtiyacın var. Güvenilirsin, vatanını seviyorsunuz. Bu işi biz sana verelim. Sen git bu durumu başbakanlığa bildir. Bu vatanın için de çok önemli. Bu şekilde bende durumu kabul ediyorum ve görevi alıyorum.

*Çok dirayetli bir insanmışsınız. 17 Yaşında bir çocuk başbakanlığa kadar girmeyi başarıyor. Orada “terörle mücadele yüksek istişare kurulu” kurdurmayı başarıyor. Bir ekibin kurulmasını sağlıyor. Üstelik MİT tarafından sorgulanıp, sorgudan çıkmayı başarıyor. Bu müthiş bir olay.

*Öyle de biraz işi bilmeyen biri olmamdan kaynaklanıyordu. İşi bilen birisi olsaydım gidemezdim. Nasıl Başbakanla görüşülür onu dahi bilmiyordum. Bu kadar bilgisiz bu kadar tecrübesizdim. Düşünün yanımda kimse yok, terör var ve ben Trabzon’dan tek başıma kalkıyorum, Ankara’ya gidiyorum. Bir büfeden Başbakanlığa ısrarla telefon açıyorum, büfede çalışan MİT görevlisi çıkıyor. Beni kovalıyor, başbakanlık görevlileri beni onun elinden alıyor. İçeri giriyorum Osman bey ile görüşüyorum. Bana inanıyor, bilgileri alıyor ve anında bir heyet kuruluyor. Heyet toplanınca kovalamaca da başlıyor. Nasıl yapılacak, kim ne yapacak, tabii ki bunlar benim olmadığım toplantılarda konuşuluyordu.

*Bu iş sizin sayenizde olmuş, bu ekibin kurulmasını sağlayan kişi sizsiniz. Size bu görevi veren askerlere bir şey oldu mu?

*Beni görevlendiren askerler sağa sola dağıldılar. Şu anda içlerinde kalan var mı, yok mu, onu da bilmiyorum. Çoğu öldürüldü, kazaya kurban gitti. Çünkü ben bir süre sonra bunların hiç biriyle irtibata geçmedim, geçemedim. Onlarla irtibat kuramadım, onlarda benimle irtibata geçmediler.  Operasyon başlatıldığı zaman birlikte olduğum komutanlar hep sağa sola gönderildi, susturuldular. Hiçbiri yerinde kalmadı.

*Nasıl yani, operasyon size mi kaldı? 17 Yaşındaki bir çocuğa mı?

Evet ben ortada kaldım. Bunu başbakanlık anladı. Beni himayelerine aldılar. Bana dediler ki; “Sen bize hizmet et.” Bunlar devlet memuru bir süre sonra görevleri bitecek, gidecekler. O zaman benimle de işleri biter diye düşündüm. Artık Başbakanlıktaki heyet ile çalışıyordum. Onlar ne derse onu yapıyordum. Verdikleri görevleri yerine getiriyordum.  Git diyorlar gidiyorum. Gel diyorlar geliyorum. Tabii ki onların da bana vaatleri oldu.

*Size ne gibi vaatler veriyorlardı, ne diyorlardı?

*Bu iş vatanımız için çok önemli. Sonra bu işte ihbar ikramiyesi var. Onu alır aileni rahat ettirirsin. Ve başka bir sürü vaat.

*Size maaş verdiler mi ?

*Benim askeriyedeki görevim devam ediyordu, ben maaşımı askeriyeden alıyordum. Bankaya hesabıma para geliyordu. Bazen çek olarak geliyordu ödeme.

*Karşılığında ne alıyorlardı sizden?

*Ben onlara bilgisayar sistemleri kuruyordum. Sadece Trabzon bölgesinde.  Başbakanlıkla çalışmaya başlayınca onlarda bana zarfla para ödemeye başladılar.

*Başbakanlıkta ki göreviniz neydi, yani nasıl  bir hizmet veriyordunuz onlara?

*Toplantıların olduğu zamanlarda beni davet ediyorlardı. Benden bilgi alıyorlardı. Şu bölgede bir olay oluyor, onların durumu nedir? İşte bununla ilgili bilgi sahibi misin? Ben askeriyeden aldığım bilgileri başbakanlığa veriyordum. Askeriyede ast, üst meselesi aşılamadığı için operasyon olamıyordu. Bunu ortadan kaldırmak için görevlendirildim. Abdullah Öcalan’ın Suriye’de ki olaylarını başbakanlığa bildiren bendim. Ayrıca güncel hayatta olan olayları beni gönderdikleri yerden öğreniyor, toplantı zamanlarında onlara aktarıyordum.

17 yaşında Trabzonlu genç Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdi?

*Tam olarak görevli olduğunuz birim hangisiydi tekrar bildirmeniz mümkün mü?

*Tabii ki ben başbakanlığın teftiş denetleme kurulundaydım. “yüksek terör istişare kurulu”nda görev yapıyordum.

*Göreviniz resmi miydi, gayri resmi mi?

*Gayri resmi görevliydim.

*Bu görev ne kadar devam etti ?

*Abdullah Öcalan yakalanana kadar devam etti. Ondan sonra ben askere gittim ve süreç bitti.

*Biraz o süreçlere dönebilir miyiz?

*Tabii ki, Abdullah Öcalan’ın Suriye’de olduğunu öğrendim, başbakanlığa bildirdim. Heyet oluşturuldu, tam yakalayacağız o anda operasyon deşifre oldu ve bu defa Türkiye’ye operasyon yapıldı. Dış İşleri Bakanı Tansu Çiller hanımdı. Bir şekilde güven oyu geri çekildi ve hükümet düşürüldü. Bunun üzerine Öcalan’a yapılacak operasyon iptal edildi, geri çekildi. Bu arada operasyonun yapılacağını Abdullah Öcalan öğrendi. Kendisine operasyon yapılacağını, Suriye’den alınıp, Türkiye’ye getirileceğini öğrendi.

*Öcalan öğrendikten sonra ne oldu?

Öcalan öğrendikten sonra artık kendi başına hareket etmeye ve intikam saldırıları düzenlemeye başladı. Ve ikinci cehennem deresi olayları başladı. Öcalan’ın bu hareketi operasyonun önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Bunun üzerine yeni kurulan hükümetler yakalama sürecini devam ettirme kararı aldı. Yani benim görevim de böylece devam etti. Bu arada biz de onu takip ediyoruz tabii ki. Suriye’den kaçtı Rusya’ya gitti. Rusya’ya gittiğini öğrendik.

*Size bilgiyi kimler verdi?

*Bilgiyi yine askeriyeden aldım. Öcalan ile ilgili bilgileri hep askeriyeden aldım.

*Yani şöyle diyebilir miyiz? Birkaç güzel vatansever yiğit asker. Bu azılı katil, eli kanlı terörist Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını istiyordu. Ancak bazı vatan haini asker ise engellemeye çalışıyordu öyle mi?

Rusya’da olduğu bilgisini aldıktan sonra yine başbakanlığa mı bildirdiniz.

*Evet yani askeriyede iki grup varmış gibi görünüyordu. Yani bir grup yakalanması istiyor, diğer grup sanki yakalanmasını istemiyormuş gibi bir hal içerisindeydi. Bunlar ABD’ci mi, yoksa başka bir gücün etkisi altında mı, bunun hükmünü verecek kişi ben değilim. Burada keyfi hareket edenler de vardı. Bürokrasinin işleyişine göre hareket edelim havasında olanlar da vardı.

*Rusya’da olduğu bilgisini aldıktan sonra yine başbakanlığa mı bildirdiniz.

*Önce bilgi verildi denildi ki bu bilgileri hemen başbakanlığa götür. Ancak yola çıkarken bu defa denildi ki, bunu basına bildir. Uğur Dündar’a git.  Biz bunu Rusya’ya bildirelim, bu arada basın bunu açıklasın, deşifre olsun. Ondan sonra operasyon yapılsın. Bunun üzerine ben Uğur Dündar’ı aradım. Kendisiyle görüşmek istedim. Uğur Dündar’ın yardımcısı o dönemlerde Emin Demirel’di. Kendisiyle görüşme yaptım. Benim sesimi kaydetti, banda kaydetti. Döndü ses kaydımı bana geri dinlettirdi. Bu haberi teyit edeceklerini, Uğur Dündar’a söyleyeceğini ifade etti. Şu anda bu kişi hayatta onunla da görüşüp teyit alabilirsiniz.

*Emin Demirel’e ne dediniz?

*Emin Demirel’e Abdullah Öcalan’ın Rusya’ya kaçtığını, şu anda Rusya’da olduğunu bunun duyurulması gereken önemli bir haber olduğunu söyledim. Yaptığımın doğru olduğunu söylediler. Biz bir hafta 10 gün Uğur Dündar’ın haberi yapmasını bekledik. Ancak onlar haber yapmadılar. Sonra Başbakanlığa gittim. Durumu anlattım.  İyi yapmışsın, bunu basına bildir dediler. Çünkü ilk operasyonda nasıl olduysa hükümet düşürüldü, güvenoyu çekildi.  Dış İşleri Bakanı Tansu Çiller bir gün daha görevde kalmış olsaydı Suriye’de operasyon yapılacaktı. Onun için Başbakanlık basına bildirmemin doğru olduğunu teyit etti. Hatta beni Show TV’ye gönderdiler. Orada bir bayan yönetici ile görüştürdüler. Ona başbakanlıktan gittiğimi söylettirdiler. Haber Merkezinde Reha Muhtar ile birlikte çalışıyordu.  Durumu ona da anlattım. Uğur Dündar’a da bildirdiğimi söyledim. Bayan ; “onlar bu haberi yapamazlar, biz yapacağız” dedi. Talimat verdi canlı yayını hazırlayın dedi. Biz yürüyoruz. Canlı yayın merkezine 50 metre kalmış. O bayana da bir telefon geldi. Bayan durdu ve beni orada bıraktı. Bugün gündemimiz çok yoğun, bunu yarına bırakalım dedi. Beni canlı yayına alacaktı vazgeçti. Anladım ki bu işi onlarda yapamayacaklar . Emin Demirel’i defalarca aradım. Haberi yapın diye onlara baskı yaptım. Bunlar 15 – 20  gün sonra haberi yaptılar. Ancak haberi yine onlar yapmadı. Kanal D yaptı. Onlar da haberi geç yaptılar. Bu arada Abdullah Öcalan Rusya’dan Atina’ya oradan da Kenya’ya kaçtı. Ben tabii ki çok kızdım. Haberi geç yaptılar diye.

*Abdullah Öcalan’ın yanında ki görevli kişiyi tanıyor muydunuz, askeriyeye bilgileri gönderen kişiyi?

*Hayır tabii ki tanımıyordum. Orada birisi vardı, ama kim vardı bilmiyordum.

* Kenya serüveni nasıl oldu, anlatır mısınız?

*Atina üzerinden terörist Abdullah Öcalan Kenya’ya kaçtı. Bunu herkes öğrendi biliyorlardı zaten. Sanıyorum ki MİT’in içerisinde bir ekip hazırlandı. Bildiğimiz kadarıyla bazı askeri yetkililer de bu ekibin içerisinde yer alıyorlardı. 14 Şubat’ta Kenya’ya ekip gitti. Atina’dan Kenya’ya gittiğinde hareket eden ekibin içerisinde ben yoktum. Ben sadece 14 Şubat’ta Kenya’ya bir ekibin gideceğini biliyordum.  Hatta çok seviniyordum, artık alacaklar gelecekler onu diye. 14 – 15 Şubatta ekip Kenya’ya gitti. 16-17 Şubat’ta da onu alıp, Türkiye’ye getirdiler.

*Orada Abdullah Öcalan’ı ABD’li askerlerin, bize verdiği söyleniyor. Onların durumu bildiği ifade ediliyor bu doğru mu?

*Hayır bu kesinlikle doğru değil. Bizim ekibimiz o bölgeye ciddi  bir kararlılıkla gitti. Artık o operasyonu ne olursa olsun yapacaklardı. Kenya’nın o bölgesinde Amerikan’ın istihbaratçıları vardı. Bizimkiler operasyon yapacaklarını Amerikalılara bildirmediler. Bir çalışma yapmak için gittiklerini söylediler. O bölgedeki Amerikan ekibi Abdullah Öcalan’a operasyon yapılacağını öğrendi.  Ona bilgi aktarma ve onu oradan kaçırma zamanları kalmadı.  Amerikalılar çaresiz kaldılar. Bilgi verseler de artık Abdullah Öcalan bizim askerlerimiz tarafından abluka altına alınmış, kaçırmaya kalksalar da çıkartamayacaklardı.

*Peki bizim Abdullah Öcalan’ın yanındaki korumayı abluka altına alamadılar mı?

*Alamadılar. Oradaki Amerikan ekibi, bizim ekibimizden daha zayıf bir ekipti.  Hatta bizim ekibi engellemek için, Abdullah Öcalan gerçekten burada mı, bir teyit alın. Şeklinde bizimkileri oyalamak istediler. Bu ülkeye geliş izniniz var mı?  Halbuki bizim ekibimiz diplomat nezdinde oraya gönderilmişti. Bu işler karşılıklıdır. Bizim grup da onları oyaladı. İşte teyit alıyoruz, alacağız, bekliyoruz şeklinde. İşte o arada da operasyon yapıldı.  Amerikalılar çaresiz kaldılar. Türkler operasyonda başarılı olunca Amerikalılar mecburen Türk istihbaratının yanında yer almak zorunda kaldılar. Çünkü karşımızda olsalar, başarısız olmuş olacaklardı. Dünyaya rezil olacaklardı.  Fail terörist alındı, uçağa bindirildi Türkiye’ye getirildi.

*Türkiye’ye getirildikten sonra ne oldu, siz davet edildiniz mi, sizi çağıran oldu mu?

*Evet beni başbakanlıktan aradılar. “Gelin burada ihbar ikramiyen var bunu alacaksın, buraya gel “ dediler. Annemle  tuttum başbakanlığa gittim. Annem başörtülü olduğu için başbakanlığa giremedi. Hatta bir polis memuru orada başbakanlıkta annemin başörtüsünü çıkarmak için uzandı. Bir tartışma oldu. Biz içeri giremedik, geri dönmek zorunda kaldık. Daha sonra beni tekrar aradılar ve çağırdılar. Merkez bankasında bütçe açıkları var. Sana verilecek olan para ciddi bir para. Bütçe açığından dolayı bunu karşılayamıyoruz. Hele bir askerliğini yap gel. Buna bakacağız, sana yardımcı olacağız” dediler.

*Ve parayı alamadınız, askere mi gittiniz?

*Evet askere gittikten sonra sorgu ve işkence olayları başladı.

*O bölüme gelelim lütfen. Nasıl sorgu ve işkence bilgi verebilir misiniz?

*Askere gittikten sonra başbakanlıktan bir, iki defa aranıldım. “Nasılsın, rahat mısın, bir sorunun var mı ?” diye.  Meğer Askeriyenin santralleri dinleniyormuş. Beni aldılar hemen, sen kimsin? dediler. Cumhurbaşkanının iki koruması geldi.  Beni tanıyorlardı. “Çok yüksek makamlarda konuşuluyor, görüşülüyor” dediler.  Askerlik yaptım yerde sahil kenarına götürdüler beni. Etraftaki askerleri gönderdiler, subayları kaldırıp gönderdiler. Benimle birlikte oturdular.  Düşünün 3-4 kişi geliyor. Bütün askeri ve askeri subayları kaldırıyorlar. Benimle oturuyorlar. Tabii ki orada dikkat çektik ve ben deşifre oldum. Ardından işkence olayları başladı.

*Size neden işkence yapıldı, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

*Bana açık açık sordular; “Bu ihbarı nereden aldın, sana kim verdi? Sen bu ihbarı kime götürdün, kime verdin?”  İhbarı verdiklerin kimlerdi?. Bu bilgilere, belgelere nasıl ulaştın. Trabzon’dan bu bilgileri sana kim sağlıyordu?

*Siz ne dediniz onlara?

*Konuşursam öleceğimi bildiğim için. Konuşmamaya karar verdim.  Ben onlara dedim ki; siz yanlış bir adamı aldınız. Bunun üzerine işkence başladı. O kadar işkence görmüşüm ki, nabzım durmuş. Ağzımdan kan gelmiş.  Öldüm diye bırakmışlar beni.  Ancak öldürmeyen Allah öldürmüyor. Bir süre sonra kendime geldim. Aynı tertipte olduğum arkadaşlarım hastaneye kaldırılmam gerektiğini söylediler. Ancak komutan göndermiyor. O dönemdeki komutanım Ahmet Kamil Bingöl’dü.  “O dilini ısırmıştır, ağzından kan geliyordur, ona inanmayın, revire götürmeyin” diyor göndermiyor. Revire çıkartmıyor. Ama nasıl biliyor musunuz, yani musluğu açarsınızda oradan tazikli su gelir ya, işte benim ağzımdan öyle kan geliyor. Oluk gibi kan akıyor. Yatakhaneye beni yatırıyorlar. Kendime geldiğimde.  Arkadaşlar komutanın olmadığı mesai saati dışında beni revir komutanına götürüyorlar. Komutan bakıyor ki komaya girmek üzereyim. Diyor ki; eğer pazartesiye kadar yaşarsa bu asker. Ben buradan gitmeyeceğim, kendi otobüs koltuğumu ona vereceğim. Bunu alın Gata’ya götürün. Sevkimi de yapıyor. Cuma günü muayene oluyorum, çıkamadığım için pazartesi günü revir komutanın bana tahsis ettiği otobüsle kalkıyorum “İstanbul Gata’ya” gidiyorum.  Oraya gidince fenalaşıyorum, düşüyorum. Ayakta duracak halim yok. İşkenceden dolayı her tarafım kesik kesik. Beni alıyorlar götürüyorlar psikiyatri servisine. Orada ne işim var, benim her yerim yara bere içinde. Hemen 1.ci Ordu Komutanına haber veriyorlar.  1.ci Ordu Komutanı soruşturma açıyor. Tabur komutanını , birlik komutanını çağırıyor. “bu adama işkenceyi kim yaptı, nasıl oldu?” 1.ci ordu komutanı beni ziyarete geliyor. Bana diyor ki; “ben burada soruşturmayı yürütemiyorum, yukarıdan, genel kurmaydan bana baskı geliyor. Ben senin raporlarını, evraklarını hazırlayacağım. Sen sivile çıktığında soruşturmanı devam ettireceksin.” Ancak benim sivile çıkacak durumum yok ki. Kendimden geçiyorum, bayılıyorum, öldüm öleceğim.  Sürekli kanamam var. Kanamalarıma müdahale edilmiyor.

Bu arada aileme haber veriyorlar. Ailem geliyor, beni alıyor. Trabzon’a götürüyorlar. Orada bir hastaneye gidiyoruz. Ancak asker olduğum için sivil hastane bana bakmıyor. Trabzon Boztepe Hava Hastanesi’nden, Samsun Askeri Hastaneye götürüyorlar. Oradan Ankara Eti Megsut Hava Hastanesi’ne gönderiyorlar. Oraya gidiyorum, hafta sonu. Yatacak yerim yok, bekleyecek yerim yok. Aşırı kanamam var. Hastanenin içine almıyorlar beni. Orada bir tanıdığın yanında kalıyorum.  Pazartesi günü tanıdık arabasına koyuyor alıyor beni hastaneye götürüyor. Ameliyata alıyorlar. Bu arada ameliyattayken ağzımdan kan fışkırıyor. Doktorun üstü başı kan içinde kalıyor. Doktor diyor ki; “bu hastanın ak ciğerinden çok kan geliyor. Bu ameliyat burada yapılamaz. Helikopter çağırın diyor. Helikopter gelemiyor, mayına basan askerler olmuş, helikopter onlara gitmiş. Ancak ambulans geliyor. Bu arada hiç tıkanmayan Ankara trafiği o akşam kilitleniyor. Allah’ın hikmeti. Ambulans şoförü ve muhafız var yalvarıyorlar ; “abi bir hafta sonra teskeremiz var, Allah’ını seversen ölme dayan, buradan bir olay olmadan çıkalım “diye.

Şimdi siz bu olayları duyurursanız bunlar da çıkar gelirler. Benim bu durumuma çok tanık olan insan var.  Bu işkence olaylarını askerdeki devrelerimle hiç konuşamadık, onları yıldırdılar, bastırdılar, korkuttular. Sivilde bir ton insan var. Ancak bu olayı konuşamıyoruz. Çünkü olay bir şekilde saklanıyor, gündeme getirtilmiyor. Bilinçli bir şekilde sümenaltı ediliyor.  Bu olayı basın vermiş olsa, çok kişi var bu konuda tanıklık edecek, konuşacak.

*Sizi doktora götürdüklerinde ne oldu ?

*Orada suikast mağruz kaldım komaya girdim. Ancak öldürmeyen Allah öldürmüyor.

*Nasıl bir suikast geçirdiniz?

*Göğüs cerrahisinde yoğun bakımda yatıyorum. Bulunduğum yoğun bakım ünitesinde bir çok astsubay vardı. Hemen soruşturup kim olduğumu öğrendiler. Bu “Abdullah Öcalan’ı yakalatan kişi. Buna operasyon yaparlar, gelirler bizi de vururlar” dediler. Kapıya nöbetçi diktiler. Beni orada muhafaza altına aldılar.  Bana orada operasyon çekemediler. Beni oradan bir şekilde çıkardılar. Göğüs hastalıkları bölümüne götürdüler. Göğüs hastalıkları bölümünde yattığında doktorun biri geldi, içerideki bütün hastaları çıkardı. Hemşireye de dedi ki, “git falanca odadan kan kesici ilaç getir bana”..  Hemşire dışarı çıktı. Doktor başımın altındaki yastığı çekti, ağzımın üzerine kapattı. Ben o kadar kötüyüm ki, konuşamıyorum, bağıramıyorum, bitkisel hayata girdim gireceğim. Ben tepinmeye başladım. Ayaklarımı çarpmaya başladım. Allah cellenin işi işte. Hemşire de dışarıdaki salonda bulunan arabasına o ilaçlardan koymuş hemen alıp geldi, içeriye girdi. Bu durumu görünce bağırdı, çığlığı bastı. Gelmeseydi ben ölecektim. Hemşirenin gelmesi bağırmasıyla ben komaya girdim.

*Hangi Hastaneydi burası?

Ankara Gata, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Göğüs Hastalıkları Bölümünde bu olay oluyor.

*Bu kişi gerçek doktor mu, yoksa doktor kılığına girmiş birisi mi?

*Gerçek doktor. Askeri hastanedeki görevli doktordu. O hastanede 55 gün komada kaldım. 55 gün sonra komadan çıktım. Bana şikayetçi olacak mısın? dediler. Evet şikayetçi olacağım dedim. Şikayet için yazılanı imzaladım. Şikayet ettim diye beni taburcu etmeye kalktılar.

Tümgeneral Ahmet Çetin Harmankaya’ya bilgi vermişler.  Generalin sekreterlerinden birisi, halamın komşusunun kızıydı.  Adı Meral Arslan. Bu bayan daha sonra Genel Kurmayda sekreterlik yaptı.  Ona dediler ki ; “bizim çocuk hastanede ona operasyon çektiler. Öldürmeye kalktılar. Git bak onu kontrol et. Meral Arslan hastaneye geldi. Beni kontrol etti, sırtımdaki yaralara baktı. Görevlileri çağırdı . “Bu hastaya dokunulmayacak” dedi. Kilomu ölçtüler. Kilom 38-39’a düşmüş. General Çetin Harmanka’nın Almanya’dan getirttiği, sadece özel subaylar için kullanılan bir ilaç vardı. Meral Arslan o ilacın bana verilmesini sağladı.  Onlardan aldıktan sonra 48 -50 kiloya yaklaştım.

Hastanede beni daha fazla tutamadılar.” Şikayetini geri alacaksın, illa ki geri al” dediler.  Düşünebiliyor musunuz, General bile bana yardımda aciz kaldı, yardım edemiyor. Nasıl bir olayın içerisindeyim. İstanbul’da 1.ci ordu komutanı bana yardım edemedi. Ankara’da General Ahmet Çetin Harmankaya’nın himayesinde çok fazla kalamadım. Çıkmak zorunda kaldım. Ancak rahatsızlıklarım devam ediyordu. 2019 yılına kadar yemek yiyemedim. Sıvılarla beslendim.

*Bu arada Türkiye’de sistem değişti. Ak Parti hükümeti geldi. Hiç dava açmak istemediniz mi?

*Evet istedim. Anlaştığım insanlar bir süre sonra vazgeçiyorlar veya ortadan kayboluyorlar. En son Reyhan Topal diye bir avukat geldi. İç İşleri Bakanlığı avukatıyım diye kendisini tanıttı. “Bütün evraklarını bana ver. Ben senin tazminatını alacağım” dedi. Hatta “ milli savunma bakanlığının, genel kurmayın  ulaşamadık dediği”dosyayı fotoğraf ve işkence raporlarını  Reyhan Topal bana göstererek güvenimi aldı.  Bölece bendeki dosyaları ve delillerive  bilgilerimi aldı. Ortadan kayboldu. Mahkeme çağırıyor, mahkemeye gelmiyor. Ortada yok. Karşı taraf delilleri çalsın diye bu hanımı göndermişler. Sonradan araştırdık, tespit ettik.

*Süreç nasıl ilerledi?

*Dava açmaya çalışıyorum. Takipsizlik veriliyor. Davalarım düşüyor. 2016 yılında Rize’de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile karşılaştım. Kendisiyle konuşma fırsatım oldu. Durumu ve başımdan geçenleri kendisine anlattım. Hemen yanındaki yetkilileri çağırdı. Dedi ki, “bu arkadaşımız ile ilgilenin, ne kadar alacağı varsa verin, ona yardımcı olun. “ Döndüm gösterdiği görevlilerin yanına gittim. “Duymadık” dediler. Hemen Cumhurbaşkanımıza ;”Efendim duymamışlar” deyince. Onlara kızdı ve “arkadaşla ilgilenin demedim mi? “ dedi. Daha sonrada mekandan ayrıldı.  Ancak maalesef ki o yetkililerden sonuç alamadım. Daha sonra bir şekilde Bilal Erdoğan’a ulaştım. Sağ olsun bize çok yardımcı oldu. Onun sayesinde işkence gördüğümüze dair raporlar teyit edildi. Daha sonra bize Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonuna bunları iletmemiz istendi. Bizde oraya başvurduk. Meclis ilk defa Milli Savunma Bakanlığı’ndan savunma istemiş. Böyle bir olay Cumhuriyet tarihinde ilk defa oluyormuş. Milli  Savunma Bakanlığı gitmiş ve savunmasını yapmış. Komisyon başkanı beni aradı. “Salih Bey sizin raporlarınız yeterli. Bizim size vereceğimiz evrak ile mahkemeye gidip  iadeyi itibar davası açıp,  haklarınızı ve  tazminatınızı alabilirsiniz” dedi.

Bende şimdi istiyorum ki oradan gelecek olan evrağı Cumhurbaşkanımıza vereyim. Cumhurbaşkanımız belki bize bir ödül verir, bir madalya verir. Bu kadar hizmetimizin, bu kadar çilenin karşılığında  bize bir ödül verir. Parasında değilim,  belki bir güvenlik bize sağlanır diye düşünüyorum.

Ülkemin insanlarını korumak için 17 yaşında çıktığım yolda çok çile çektim. Pes etmedim, vaz geçmedim. 43 yaşındayım, 26 yıldır mücadele veriyorum, hakkım olanı almak istiyorum. Seçim geliyor. Bu seçimlerde insanlarımız çok dikkatli olsun. Bu örgütün uzantılarına lütfen itibar etmesinler. Onların sözlerine, güler yüzlerine aldanmasınlar. 60 bin insanın kanının olduğu partiden uzak dursunlar. Biz onlar için hayatımızı verdik. Yine aynı durum olsa yine veririz. Onun için değerli halkım oylarınızı kullanırken mutlaka düşünün HDP demek PKK uzantısı demektir. HDP’nin olduğu organlardan uzak durun.

 

 

Kaynak: Haberin GÜCÜ

Bir Yorum Yazın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.