Bir zamanlar helal, insanların alnında bir nişandı. Alın teriyle kazanılan lokma, sofraya konduğunda hem doyurur hem huzur verirdi. İnsan azla yetinir, çokla şımarmamayı bilirdi. “Helal olsun!” cümlesi bir dua, bir övgüydü. Şimdi ne olduysa, bu kelime sadece eski hikâyelerde, cami vaazlarında ya da nostaljik sohbetlerde kalmış gibi. Adı var, tadı yok.
Bugün her şey hızla tüketiliyor: zaman, insan, umut… Ama en hızlı tüketilen şey, değerlerimiz oldu. Helal kazanç, helal ilişki, helal yol… Hepsi birer “lüks kavram” gibi görülüyor artık. Sanki dürüstlük yoksullukla eş değer, haram ise başarının başka bir adı gibi. Ne kadar acı, değil mi?
Haram olan şeyin etrafında izdiham var. Kolay para, kısa yol, çıkar ilişkileri… “Nasıl kazanıldığı önemli değil, kazandın mı yeter” diyen bir bakış açısı sardı dört bir yanı. Ama yine de kimse doymuyor. Çünkü haram, ne mideyi doyurur ne gönlü. Ne kadar yesen de aç kalırsın. Ruh açsa, dolu cüzdan bir işe yaramaz.
Sokaklarda birbirine yabancılaşmış yüzler, kalabalıklar içinde yalnız kalan insanlar var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor. Bir karmaşanın içindeyiz, adına “modern hayat” dedik. Ama içeriği yorgunluk, stres, tatminsizlik. Çünkü ruhun mayası bozuldu. Eskiden vicdan teraziydi, şimdi menfaat pusula oldu.
Düşün bir kere: Bugün birinin helal yoldan başarı kazandığını duyduğunda şaşırıyor muyuz? Evet. Çünkü alıştık dolambaçlı yollara, kul hakkını çiğnemeye, adaleti eğip bükmeye. Ne garip değil mi? Normal olan artık anormal sayılıyor.
Peki bu insanlık nereye gidiyor?
Nereye mi?
Helalin yolunu unutan bir toplum, haramın bataklığında yolunu kaybediyor.
Ama hâlâ geç değil. Hâlâ bu gidişatı durdurabiliriz. Vicdanı diriltirsek, helali hatırlarsak, kendi yolumuzu yeniden çizebiliriz. Çünkü helal unutulmadı, sadece hatırlanmayı bekliyor. Tıpkı temiz bir su gibi, tıpkı güneş gibi: Göz ardı edilse de orada, hep orada.
Unutma, haramla gelen huzur getirmez.
Ve unutma, helal bir lokma bazen bir ömürlük huzura yeter.
Rafet ULUTÜRK